Positive Mood Institute olarak amacımız, şirketlere pembe gözlükler dağıtmak değil; onlara her türlü hava koşulunda yollarını net görebilecekleri bir vizyon ve o yolda yürürken birbirlerine destek olacakları bir "Kollektif Dayanıklılık" kültürü kazandırmaktır.
Positive Mood Institute olarak, çatışma yönetiminde paradigma değiştiren bir yaklaşımı benimsiyoruz: Oyunlaştırma (Gamification) ve Sanat Tabanlı Öğrenme.
Zoom üzerinden kilometrelerce ötedeki müşterilerle gülüşüyorsunuz. Ama gün bittiğinde, tüm bu kalabalığın ve dijital gürültünün ortasında, garip bir boşluk hissiyle eve dönüyorsunuz. İşte buna "Kalabalık Yalnızlık" diyoruz.
Beş dakika önce enerjik olan siz, masanıza oturduğunuzda omuzlarınız çökmüş, enerjiniz çekilmiş ve sebepsiz bir kaygı yüklenmiş halde bulursunuz kendinizi. Ne oldu? Buna "Duygusal Bulaşma" (Emotional Contagion) diyoruz.
İş dünyası son yıllarda eşi benzeri görülmemiş fırtınalara sahne oluyor. Pandemiler, ekonomik dalgalanmalar, yapay zeka devrimi, uzaktan çalışma modelleri... Kurallar her sabah yeniden yazılıyor. Eskiden 5 yıllık stratejik planlar yapılırdı; bugün ise 5 ay sonrasını öngörmek bile mucize sayılıyor.
Kurumsal dünya, farkında olmadan devasa bir maskeli baloya dönüşmüş durumda. Herkesin bir "Persona"sı (Maskesi) var ve herkes rolünü oynuyor. Ancak bu bitmeyen tiyatronun bedeli çok ağır: Tükenmişlik, güvensizlik ve sığ ilişkiler.
Yaratıcı drama, bir eğitim yöntemi olmanın ötesinde, kurum kültürünü yeniden şekillendiren bir aynadır. Çünkü bu aynada herkes kendini görür. Yöneticiler, ekip arkadaşları, lider adayları... Tüm maskeler düşer, roller değişir ve kurumun insan tarafı görünür hale gelir.
Bir kurumun logosu, misyon cümlesi veya ofis tasarımı kültürünü belirlemez. Kültür, insanların her gün nasıl davrandıklarıyla, nasıl iletişim kurduklarıyla ve kararlarını hangi değerlerle aldıklarıyla şekillenir. Kısacası kurum kültürü, bir sunum değil; yaşayan bir davranış biçimidir.
Bir toplantı düşünün. Herkes masada, notlar alınmış, sunum ilerliyor. Yöneticinin “Fikri olan var mı?” sorusu odada yankılanıyor ama kimse konuşmuyor. Sessizlik büyüyor. Herkes bir şey düşünüyor ama kimse söylemiyor. Çünkü akıllarından şu cümle geçiyor: “Ya yanlış anlaşılırsa?”










